17 Temmuz 2026 Cuma

Yabancı Şirketlerin Türkiye’de Hisse Devri Süreci

2026 Güncel Hukuki, Mali ve Uygulamalı Rehber

Türkiye’de kurulu bir şirketin paylarının yurt dışında kurulu bir şirket tarafından devralınması, yalnızca bir satış sözleşmesi imzalanmasından ibaret değildir. İşlem; şirketler hukuku, yabancı yatırım mevzuatı, ticaret sicili uygulamaları, uluslararası belge tasdiki, rekabet hukuku, vergi ve işlem sonrası bildirimler yönünden birlikte değerlendirilmelidir.

Bu yazıda ele alınan konu, yurt dışında kurulu bir şirketin Türkiye’de kurulu bir anonim veya limited şirketin paylarını devralmasıdır. Yabancı ülkede kurulu bir şirketin kendi paylarının devri ise şirketin kurulduğu ülkenin hukukuna göre ayrıca incelenmelidir.


Yabancı Bir Şirket Türkiye’de Şirket Payı Satın Alabilir mi?

Evet. 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu’na göre yabancı yatırımcıların Türkiye’de doğrudan yatırım yapması serbesttir ve yabancı yatırımcılar kural olarak yerli yatırımcılarla eşit muameleye tabidir. Bu kapsamda yabancı bir şirket, Türkiye’de yeni bir şirket kurabileceği gibi mevcut bir şirkete ortak olabilir veya şirket paylarının tamamını devralabilir.

Ancak yatırım serbestisi, her işlemin izin alınmaksızın yapılabileceği anlamına gelmez. Bankacılık, sigortacılık, ödeme hizmetleri, enerji, telekomünikasyon, sermaye piyasaları ve yayıncılık gibi düzenlemeye tabi sektörlerde ilgili kamu kurumlarının izin veya bildirimleri gündeme gelebilir. İşlemin büyüklüğü ve hedef şirkette oluşturacağı kontrol değişikliği nedeniyle Rekabet Kurulundan izin alınması da gerekebilir.


İlk ve En Önemli Ayrım: Anonim Şirket mi, Limited Şirket mi?

Pay devri sürecinin doğru belirlenebilmesi için hedef şirketin türü bilinmelidir. Çünkü anonim şirket ve limited şirket payları aynı kurallara göre devredilmez.

Anonim şirketlerde pay devri

Anonim şirketlerde temel yaklaşım payların devredilebilir olmasıdır. Olağan bir anonim şirket pay devri, istisnai durumlar dışında ticaret siciline tescil ve ilan edilmez. Bununla birlikte şirket esas sözleşmesi, payların niteliği ve varsa pay sahipleri sözleşmesi mutlaka incelenmelidir.

Devir öncesinde özellikle şu konular kontrol edilmelidir:

  • Payların senede bağlanıp bağlanmadığı,
  • Pay senetlerinin nama veya hamiline yazılı olup olmadığı,
  • Esas sözleşmede devir sınırlaması bulunup bulunmadığı,
  • Pay bedellerinin tamamen ödenip ödenmediği,
  • Paylar üzerinde rehin, haciz, intifa hakkı veya tedbir bulunup bulunmadığı,
  • Mevcut ortaklara tanınmış ön alım veya benzeri hakların bulunup bulunmadığı,
  • Devir sonucunda şirketin tek pay sahipli hâle gelip gelmeyeceği.

Nama yazılı pay senetlerinin devrinde kural olarak ciro ve senedin zilyetliğinin geçirilmesi gündeme gelir. Hamiline yazılı pay senetlerinde ise yalnızca fiziki teslim yeterli görülmemelidir. Devrin şirket ve üçüncü kişiler yönünden hüküm doğurabilmesi için devralan tarafından Merkezi Kayıt Kuruluşuna bildirim yapılması gerekir. Devralan şirkete başvurursa bildirimin şirket aracılığıyla yapılması da mümkündür.

Normal bir anonim şirket pay devri ticaret siciline tescil edilmese bile pay defteri veya şirketin tabi olduğu elektronik sistem kayıtları güncellenmelidir. Yönetim kurulu, temsil yetkilileri veya tek pay sahipliği durumu değişiyorsa bu işlemler ayrıca tescil ve ilana tabi olabilir.

Limited şirketlerde pay devri

Limited şirket paylarının devri daha şekilci bir sürece tabidir. Genel kural olarak:

  1. Pay devir sözleşmesi yazılı şekilde hazırlanır.
  2. Tarafların imzaları noter tarafından onaylanır.
  3. Şirket sözleşmesinde aksi öngörülmemişse genel kurul devre onay verir.
  4. Pay devri ticaret siciline tescil ve ilan edilir.
  5. Ortaklık ve pay defteri kayıtları güncellenir.

Ticaret Bakanlığının 2026 tarihli şirket rehberi de limited şirket pay devrinde noter onaylı sözleşme, genel kurul onayı ile tescil ve ilan aşamalarını göstermektedir.

Limited şirketin sözleşmesi bu süreci etkileyebilir. Şirket sözleşmesinde genel kurul onayı kaldırılmış, devir belirli şartlara bağlanmış veya bazı pay sahiplerine ön alım hakkı tanınmış olabilir. Bu nedenle yalnızca noter sözleşmesi hazırlanması yeterli değildir; şirket sözleşmesi ve mevcut ortaklık düzenlemeleri birlikte incelenmelidir.


Devirden Önce Due Diligence Yapılmalı mı?

Yabancı yatırımcının hedef şirketi hukuki, mali ve operasyonel yönlerden incelemeden pay devralması önemli riskler doğurabilir.

Pay satın alındığında hedef şirketin geçmişten gelen borçları ortadan kalkmaz. Şirket; vergi ihtilafları, çalışan alacakları, devam eden davalar, kredi yükümlülükleri, sözleşme ihlalleri ve idari yaptırım riskleriyle birlikte faaliyetini sürdürür.

Bu nedenle inceleme kapsamında en azından şu başlıklar değerlendirilmelidir:

  • Ticaret sicili kayıtları ve esas sözleşme,
  • Pay defteri, ortaklık yapısı ve pay senetleri,
  • Geçmiş genel kurul ve yönetim organı kararları,
  • Vergi ve SGK borçları,
  • Devam eden dava ve icra dosyaları,
  • Banka kredileri, kefaletler ve teminatlar,
  • Marka, patent, yazılım ve diğer fikrî haklar,
  • Çalışan sözleşmeleri ve işçilik alacakları,
  • Ruhsatlar ve faaliyet izinleri,
  • Müşteri, tedarikçi, kira, distribütörlük ve franchise sözleşmeleri,
  • Kişisel verilerin korunması ve bilgi güvenliği uygulamaları.

Özellikle kredi ve önemli ticari sözleşmelerde yer alan kontrol değişikliği hükümleri incelenmelidir. Pay devri, karşı tarafa sözleşmeyi feshetme, borcun erken ödenmesini isteme veya önceden izin verme hakkı tanıyabilir.


Yabancı Alıcı Şirketten Hangi Belgeler İstenebilir?

Belgelerin isimleri ve içerikleri yabancı şirketin kurulduğu ülkeye göre değişmekle birlikte genellikle şu belgeler hazırlanır:

  • Güncel şirket sicil kayıt örneği,
  • Kuruluş veya tescil belgesi,
  • Şirketin faal olduğunu gösteren kayıt,
  • Ana sözleşme,
  • Yönetici ve imza yetkilileri listesi,
  • Güncel ortaklık yapısı,
  • Pay alımını onaylayan yetkili organ kararı,
  • Türkiye’de işlem yapacak kişiye verilen vekâletname,
  • Nihai faydalanıcı yapısını gösteren şirket şeması,
  • Yetkili temsilcilerin kimlik veya pasaport bilgileri.

Her ülkede aynı isimle bir “good standing” belgesi bulunmayabilir. Önemli olan yabancı şirketin hukuken mevcut olduğunu, halen faal bulunduğunu ve kimler tarafından temsil edildiğini resmî kayıtlarla gösterebilmesidir.

Pay satın alma kararının yönetim kurulu, ortaklar kurulu veya başka bir organ tarafından alınması gerekip gerekmediği ise yabancı şirketin kurulduğu ülkenin hukuku ve kendi ana sözleşmesi üzerinden belirlenmelidir.


Apostil ve Türkçe Tercüme Süreci

Yurt dışında düzenlenen belgelerin Türkiye’de kullanılabilmesi için belgenin düzenlendiği ülke ile Türkiye arasındaki belge tasdik sistemi kontrol edilmelidir.

Belgenin düzenlendiği ülke bakımından 1961 tarihli Lahey Apostil Sözleşmesi uygulanıyorsa belgeye yetkili makam tarafından apostil şerhi verilebilir. Sözleşmenin uygulanmadığı durumlarda Türk konsolosluğu üzerinden tasdik süreci gerekebilir. Ayrıca iki ülke arasında belge tasdikini kaldıran özel bir anlaşma bulunup bulunmadığı da incelenmelidir. HCCH’nin Apostil Sözleşmesi taraf listesi 30 Haziran 2026 tarihinde güncellenmiştir; bu nedenle ülke durumu her işlemde ayrı ayrı kontrol edilmelidir.

Yabancı dildeki belgelerin Türkiye’de kullanılmasında noter veya konsolosluk onaylı Türkçe tercüme talep edilebilir. Ticaret sicili uygulamasında yabancı hukuka göre hazırlanmış belgelerin apostilli veya konsoloslukça tasdikli ve noter onaylı Türkçe tercümeleriyle sunulması esastır.

Apostil, belgenin içeriğinin ticari veya hukuki bakımdan doğru olduğunu garanti etmez. Temel olarak belge üzerindeki imzanın, imzalayan kişinin sıfatının ve varsa mühür veya damganın resmiyetini doğrular.


Pay Satış Sözleşmesi Nasıl Hazırlanmalıdır?

Uluslararası pay devirlerinde temel sözleşme çoğunlukla Share Purchase Agreement – SPA, yani pay satış ve devir sözleşmesidir.

Sözleşmede yalnızca pay oranı ve satış bedeli bulunmamalıdır. En azından aşağıdaki konuların açık şekilde düzenlenmesi gerekir:

  • Satılan payların sayısı, oranı ve niteliği,
  • Satış bedeli ve ödeme para birimi,
  • Bedel düzeltme yöntemi,
  • İmza ve kapanış tarihleri,
  • Kapanıştan önce yerine getirilecek şartlar,
  • Satıcının beyan ve garantileri,
  • Geçmiş dönem vergi yükümlülükleri,
  • Tazminat ve sorumluluk sınırları,
  • Gizlilik hükümleri,
  • Rekabet etmeme yükümlülükleri,
  • Uygulanacak hukuk,
  • Mahkeme veya tahkim düzenlemesi,
  • Sözleşmenin sona erme koşulları.

Uluslararası işlemlerde sözleşmenin imzalanması ile pay devrinin tamamlandığı kapanış tarihi aynı olmayabilir. Rekabet Kurulu izni, sektörel onay, banka muvafakati, rehinlerin kaldırılması veya yabancı belgelerin tamamlanması kapanış ön koşulu olarak düzenlenebilir.

Satış bedelinin, payların ve kapanış belgelerinin tesliminden önce güvence olmaksızın tamamen ödenmesi alıcı açısından risklidir. Bu nedenle ödeme ile devir işlemlerinin eş zamanlı yürütülmesi veya güvenilir bir emanet hesabı mekanizması kullanılması değerlendirilebilir.


Rekabet Kurulu İzni Gerekebilir mi?

Her pay devri Rekabet Kurulunun iznine tabi değildir. Öncelikle işlem sonucunda hedef şirket üzerinde kalıcı bir kontrol değişikliği oluşup oluşmadığı incelenir. Kontrol değerlendirmesinde yalnızca pay oranı değil; yönetim organı atama hakları, stratejik kararlardaki veto yetkileri ve taraflar arasındaki sözleşmeler de dikkate alınır.

11 Şubat 2026 tarihinde yayımlanan düzenlemeyle genel bildirim eşikleri yükseltilmiştir. Genel çerçevede:

  • İşlem taraflarının Türkiye ciroları toplamının 3 milyar TL’yi ve en az iki işlem tarafının Türkiye cirolarının ayrı ayrı 1 milyar TL’yi aşması veya
  • Devralmalarda hedef işletmenin Türkiye cirosunun 1 milyar TL’yi ve diğer işlem taraflarından en az birinin dünya cirosunun 9 milyar TL’yi aşması

hâlinde bildirim gerekliliği gündeme gelebilir. Teknoloji teşebbüsleri için ayrıca özel kurallar bulunmaktadır. Ciro eşiklerinin aşılması yanında işlemin kontrol değişikliği yaratması da gerekir.

Bildirime tabi bir işlemde Rekabet Kurulu izni alınmadan kapanış yapılmamalıdır. Gerekli izin, pay satış sözleşmesinde kapanış ön koşulu olarak yer almalıdır.


MERSİS, ETDS ve E-TUYS İşlemleri

MERSİS, ticaret siciline tescil edilecek şirket işlemlerinin hazırlanmasında kullanılır. Ancak her anonim şirket pay devrinin MERSİS işlemi doğurmadığı unutulmamalıdır. Limited şirket pay devri, temsil ve yönetim değişikliği veya tek pay sahipliği gibi tescile tabi konular MERSİS üzerinden yürütülebilir.

Elektronik Ticari Defter Sistemi

1 Ocak 2026 tarihinden itibaren kuruluşu ticaret siciline tescil edilen bütün yeni şirketlerin pay defteri ile genel kurul toplantı ve müzakere defterlerini Elektronik Ticari Defter Sistemi’nde tutmaları zorunludur. Ayrıca belirli mevcut şirketler de ETDS yükümlülüğü kapsamındadır.

Bu nedenle kapanıştan önce hedef şirketin pay defterinin fiziki ortamda mı yoksa ETDS’de mi tutulduğu belirlenmelidir. Pay sahipliği değişiklikleri, şirketin tabi olduğu defter sisteminde doğru şekilde kaydedilmelidir.

E-TUYS bildirimleri

Yabancı yatırımcının bir Türk şirketine ortak olması hâlinde E-TUYS kapsamındaki bildirim yükümlülükleri de kontrol edilmelidir.

Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu Uygulama Yönetmeliği uyarınca yabancı sermayeli şirketlerin faaliyet bilgileri her yıl en geç mayıs ayı sonuna kadar E-TUYS’a kaydedilir. Pay devri veya sermaye artışı nedeniyle ödeme yapılmışsa EK-2 Sermaye Bilgi Formu ödeme tarihini takip eden bir ay içinde doldurulur. Ortaklık ve sermaye bilgilerindeki değişikliklerin de ilgili alanlarda güncellenmesi gerekir.

E-TUYS bildirimi pay devrini gerçekleştiren hukuki işlem değildir. Devir sonrasında yerine getirilmesi gereken yabancı sermaye bilgi yükümlülüğüdür.


Vergisel Sonuçlar Nasıl Belirlenir?

Pay devrinin vergisel sonucu yalnızca alıcının yabancı şirket olmasına göre belirlenemez. Aşağıdaki unsurlar birlikte değerlendirilmelidir:

  • Satıcının gerçek kişi veya tüzel kişi olması,
  • Satıcının Türkiye’de veya yurt dışında yerleşik olması,
  • Hedef şirketin anonim veya limited olması,
  • Payların senede bağlanıp bağlanmadığı,
  • Payların elde tutulma süresi,
  • Satışın ticari faaliyet kapsamında yapılıp yapılmadığı,
  • İlgili ülkeyle çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmasının bulunması,
  • Sözleşmenin pay devri dışında başka yükümlülükler içermesi.

Gelir İdaresi Başkanlığının 2026 tarihli rehberi, iştirak hissesi satışlarında kurumlar vergisi ve KDV istisnalarının ayrı koşullara bağlı olduğunu göstermektedir. Örneğin belirli iştirak hisselerinin kurumların aktifinde en az iki tam yıl bulunması, bazı istisnalar bakımından temel şartlardan biridir. Bu nedenle her pay devrinin otomatik olarak vergiden istisna olduğu kabul edilmemelidir.

Vergi analizi, sözleşme imzalandıktan sonra değil; satış bedeli, ödeme yöntemi ve işlem yapısı kesinleşmeden önce yapılmalıdır.


Devir Sonrasında Yapılması Gerekenler

Pay devrinin kapanışla tamamlanması, bütün sürecin sona erdiği anlamına gelmez. Devir sonrasında en azından şu işlemler kontrol edilmelidir:

  • Pay defteri, ETDS veya MKK kayıtlarının tamamlanması,
  • Gerekli ticaret sicili tescil ve ilanlarının sonuçlandırılması,
  • E-TUYS bildirimlerinin yapılması,
  • Yönetim kurulu veya müdürler kurulunun yeniden yapılandırılması,
  • Temsil ve imza yetkilerinin güncellenmesi,
  • Bankaların KYC ve nihai faydalanıcı kayıtlarının yenilenmesi,
  • KEP ve elektronik imza yetkilerinin düzenlenmesi,
  • Ruhsat ve lisans mercilerine gerekli bildirimlerin yapılması,
  • Kontrol değişikliğinden etkilenen sözleşmeler için onay alınması,
  • Finansal raporlama ve iç kontrol sistemlerinin yeni ortaklık yapısına uyarlanması.

Satın alma sonrası ilk dönem yalnızca hukuki kayıtların değil, şirket yönetiminin ve operasyonel entegrasyonun da doğru planlanmasını gerektirir.


Sonuç

Yabancı bir şirketin Türkiye’de kurulu bir şirkete ortak olması veya şirket paylarının tamamını devralması hukuken mümkündür. Ancak güvenli bir işlem için yalnızca pay satış sözleşmesine odaklanmak yeterli değildir.

Başarılı bir pay devri sürecinde:

  • Hedef şirketin hukuki ve mali geçmişi incelenmeli,
  • Anonim ve limited şirketlere ilişkin farklı devir kuralları uygulanmalı,
  • Yabancı şirket belgeleri doğru şekilde tasdik ve tercüme edilmeli,
  • Rekabet ve sektörel izinler kapanıştan önce değerlendiril­meli,
  • Vergi ve E-TUYS yükümlülükleri planlanmalı,
  • Devir sonrası yönetim ve entegrasyon süreci hazırlanmalıdır.

Doğru yapılandırılmış bir işlem, yalnızca payların hukuken devredilmesini değil; yatırımcının gelecekte karşılaşabileceği hukuki, mali ve operasyonel risklerin de kontrol altında tutulmasını sağlar.

Hukuki bilgilendirme notu: Bu yazı 17 Temmuz 2026 itibarıyla yürürlükte bulunan temel mevzuat ve resmî kurum açıklamaları dikkate alınarak genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Her işlem; hedef şirketin türü, esas sözleşmesi, payların niteliği, işlem tarafları, sektör ve ülke yapısına göre farklılık gösterebilir. Somut işlemler öncesinde dosya bazlı hukuki, mali ve vergisel inceleme yapılmalıdır.

19 Ocak 2026 Pazartesi

Mali Sistemde Faaliyet Raporlarının Önemi

Faaliyet raporları, mali sistem içerisinde çoğu zaman yalnızca mevzuat gereği hazırlanması gereken bir doküman olarak görülür. Oysa doğru kurgulanmış bir faaliyet raporu; işletmenin finansal tablolarını tamamlayan, yönetim yaklaşımını görünür kılan ve paydaşlara güven veren stratejik bir raporlama aracıdır.

Finansal tablolar “sonucu” gösterirken, faaliyet raporları bu sonuca hangi koşullarda, hangi kararlarla ve hangi riskler altında ulaşıldığını ortaya koyar. Bu yönüyle faaliyet raporu, mali bilginin yorumlandığı ve anlamlandırıldığı temel metindir.

Faaliyet Raporlarının Mali Sistem İçindeki Rolü

Mali sistemde faaliyet raporları; bilanço, gelir tablosu ve nakit akış tablosunu destekleyen, bu tabloların arka planını açıklayan tamamlayıcı bir unsur niteliğindedir. Sayısal verilerin tek başına ifade edemediği hususlar, faaliyet raporu aracılığıyla açıklık kazanır.

Faaliyet raporları;

  • İşletmenin faaliyet alanını ve iş modelini,

  • Dönem içindeki önemli gelişmeleri,

  • Finansal sonuçların nedenlerini,

  • Karşılaşılan riskleri ve alınan önlemleri,

  • Yönetimin gelecek dönem beklentilerini

sistematik ve bütüncül bir şekilde sunar. Bu nedenle faaliyet raporu, yalnızca “ne oldu?” sorusuna değil, “neden oldu ve nasıl yönetildi?” sorularına da cevap verir.

Denetim ve Şeffaflık Açısından Faaliyet Raporları

Vergi incelemeleri ve bağımsız denetim süreçlerinde faaliyet raporları, işletmenin finansal tabloları nasıl yorumladığını ve yönettiğini gösteren önemli bir referans kaynağıdır. Faaliyet raporunda yer alan açıklamalar ile mali tablolar arasındaki uyum, işletmenin raporlama disiplinini ve şeffaflık anlayışını doğrudan yansıtır.

Finansal tablolarla çelişen, genel ifadelerle geçiştirilen ya da işletmeye özgü analiz içermeyen faaliyet raporları, denetim süreçlerinde soru işaretlerine neden olabilir. Bu nedenle faaliyet raporu, denetim açısından yalnızca açıklayıcı değil; aynı zamanda tutarlılığı test eden bir araçtır.

Yönetim Aracı Olarak Faaliyet Raporu

Faaliyet raporları yalnızca dış paydaşlara yönelik değildir. Aynı zamanda işletme yönetimi için güçlü bir iç değerlendirme ve karar destek aracıdır. Dönem sonunda hazırlanan nitelikli bir faaliyet raporu; stratejik hedeflerin ne ölçüde gerçekleştiğini, kaynak kullanımının etkinliğini ve risk yönetimi performansını açık şekilde ortaya koyar.

Bu yönüyle faaliyet raporu, geçmiş dönemin bir özeti olmanın ötesinde; gelecek dönem planlamasına temel oluşturan bir yönetim dokümanıdır.

Etkili bir faaliyet raporu; işletmeye özgü verilerle desteklenen, ölçülebilir hedef ve sonuçları içeren, riskleri bütüncül biçimde ele alan ve yönetim anlayışını açıkça ortaya koyan bir kurguya sahip olmalıdır. Bu yaklaşım, hem denetim süreçlerini güçlendirir hem de kurumsal güvenilirliği artırır.

Sonuç

Mali sistemde faaliyet raporları, yalnızca yasal bir zorunluluk değil; kurumsal şeffaflığın, mali disiplinin ve sürdürülebilir yönetimin temel bileşenlerinden biridir. Finansal tablolarla uyumlu, analitik ve gerçekçi bir faaliyet raporu; işletmenin güvenilirliğini artırır, denetim süreçlerini kolaylaştırır ve yönetim kararlarına değerli bir perspektif kazandırır.

14 Ocak 2026 Çarşamba

Şirket Kasasında Yüksek Nakit: Vergisel ve İç Kontrol Riskleri

​Kasa hesabı, muhasebe sisteminde en sık ihmal edilen; ancak vergi incelemelerinde en hızlı şekilde risk alanına dönüşebilen bilanço kalemlerinden biridir. İşletmenin faaliyet hacmiyle uyumsuz şekilde yüksek ve süreklilik arz eden kasa bakiyeleri, vergi idaresi açısından yalnızca bir “nakit varlık” değil; fiili durumun ve iç kontrol yapısının sorgulandığı bir gösterge olarak değerlendirilir.

Kasa Hesabının Vergi İncelemelerindeki Yeri

Vergi incelemelerinde kasa hesabı, klasik bilanço analizinin ötesinde ele alınır. İnceleme pratiğinde temel soru şudur:
Muhasebe kayıtlarında yer alan kasa bakiyesi fiilen mevcut mu ve izlenebilir mi?

Bu çerçevede, uzun süre taşınan yüksek kasa bakiyeleri aşağıdaki risk varsayımlarıyla ilişkilendirilebilir:

  • Ortaklara örtülü şekilde kullandırılan fonlar

  • Belgesiz veya kayıt dışı yapılan harcamalar

  • Kayıt dışı tahsilat şüphesi

  • Fiilen mevcut olmayan, yalnızca kayıtlarda yer alan “fiktif kasa”

Burada belirleyici olan husus, yıl sonu bakiyesi değil; kasa hareketlerinin yıl içindeki sürekliliği, tutarlılığı ve belgelendirme imkânıdır.

Süreklilik Unsuru ve İç Kontrol Zafiyeti

Uygulamada sıkça karşılaşılan hata, kasa hesabının yıl sonuna kadar taşınması ve dönem sonunda kapatılabileceği varsayımıdır. Oysa vergi incelemelerinde esas alınan yaklaşım, kasanın yıl boyunca nasıl yönetildiği ve nakit hareketlerinin işletme faaliyetleriyle uyumudur.

Aylar boyunca yüksek bakiye veren kasa hesabı;

  • Düzenli kasa sayımı yapılmaması,

  • Sayım tutanaklarının bulunmaması,

  • Nakit tahsilatların banka hesaplarına zamanında aktarılmaması,

  • Ortak işlemlerinin kasa üzerinden iz bırakmadan yürütülmesi

gibi durumlarla birleştiğinde, açık bir iç kontrol zafiyeti göstergesi hâline gelir.

Vergisel Sonuçların Ötesinde Etkiler

Yüksek kasa bakiyesi yalnızca vergi incelemelerinde risk yaratmaz. Aynı zamanda;

  • Finansal tabloların gerçeği yansıtma gücünü zayıflatır,

  • Banka ve kredi kuruluşları nezdinde nakit yönetimi disiplinini sorgulatır,

  • Şirket değerlemesi ve denetim süreçlerinde olumsuz bir algı oluşturur.

Bu nedenle kasa hesabı, yalnızca muhasebe kaydı olarak değil; kurumsal yönetim ve mali disiplinin temel göstergelerinden biri olarak ele alınmalıdır.

Uygulamada Dikkat Edilmesi Gereken Temel Noktalar

Riskin azaltılması amacıyla;

  • İşletmeye özgü kasa limiti belirlenmesi,

  • Düzenli kasa sayımı ve sayım tutanaklarının oluşturulması,

  • Nakit tahsilatların makul sürelerde banka hesaplarına aktarılması,

  • Ortaklara ilişkin nakit işlemlerinin ortak cari hesabında, belgeli ve izlenebilir şekilde yürütülmesi,

kasa hesabının denetim ve inceleme açısından yönetilebilir bir seviyede tutulmasını sağlar.

Sonuç

Şirket kasasında yüksek nakit bulundurmak tek başına bir sorun değildir; ancak bu durum süreklilik kazanıyor ve fiili durumla desteklenemiyorsa, kasa hesabı vergi incelemelerinde ilk sorgulanan alanlardan biri hâline gelir. Bu nedenle kasa, taşınan değil; bilinçli şekilde yönetilen bir hesap olmalıdır.

13 Ocak 2026 Salı

Pay Sahipleriyle Alacak–Borç İlişkileri: Şirketlerde Cari Hesap Yönetimi ve Vergisel Riskler

Şirketlerin pay sahipleriyle yürüttüğü alacak–borç ilişkileri, şirket finansman yapısının doğal bir unsuru olmakla birlikte; bu ilişkilerin belgelendirme, süre ve emsal koşullar açısından sistematik biçimde yönetilmemesi, şirketler açısından kurumlar vergisi, stopaj ve vergi incelemesi risklerini beraberinde getirebilmektedir.

Özellikle KOBİ ölçeğindeki işletmelerde, pay sahipleriyle olan cari hesap hareketlerinin geçici finansman aracı olarak görülmesi; zaman içinde kontrolsüz bakiyelere dönüşebilmekte ve bu durum vergi otoriteleri nezdinde eleştiri konusu olabilmektedir.

Bu yazıda, şirketlerin pay sahipleriyle olan cari hesap ilişkilerini kurumsal bir çerçevede nasıl yönetmesi gerektiği ve faiz uygulanmayan bakiyelerin hangi aşamada vergisel risk oluşturduğu ele alınmaktadır.


Pay Sahipleri Cari Hesabı: Şirket Perspektifinden Tanım ve Kapsam

Pay sahipleri cari hesabı, şirket ile pay sahipleri arasında gerçekleşen fon transferlerinin, borç ve alacak hareketlerinin izlendiği muhasebe hesabıdır. Uygulamada bu hesapların oluşmasına neden olan başlıca işlemler şunlardır:

  • Pay sahibinin şirkete fon sağlaması

  • Şirketin pay sahibine borçlandırılması

  • Şirket giderlerinin pay sahibi tarafından karşılanması

  • Pay sahibine ait kişisel harcamaların şirket kaynaklarıyla finanse edilmesi

Bu işlemler, ticari gerekçeye dayanması ve geçici nitelikte olması halinde olağan kabul edilir. Ancak süreklilik kazanması ve kontrolsüz büyümesi halinde vergisel risk gündeme gelir.


Şirketin Pay Sahibine Borçlandırılması: Yüksek Risk Alanı

Vergi uygulamalarında, şirketin pay sahibine borçlandırılması; örtülü kazanç dağıtımı değerlendirmelerine en sık konu olan işlemler arasındadır. Aşağıdaki durumlar risk seviyesini belirgin biçimde artırır:

  • Borç bakiyesinin hesap dönemi sonlarında kapatılmaması

  • Faiz uygulanmaması veya emsalin altında faizle fon kullandırılması

  • Yazılı sözleşme, vade ve geri ödeme planının bulunmaması

  • Şirketin finansman gideri bulunmasına rağmen pay sahibine faizsiz fon sağlanması

  • Borç tutarının şirketin likiditesi ve özkaynak yapısı üzerinde baskı oluşturması

Bu koşullar altında, vergi incelemelerinde emsal faiz hesaplaması, kurumlar vergisi matrah farkı ve belirli durumlarda dağıtılmış sayılan kazanç üzerinden stopaj riski doğabilmektedir.


Pay Sahibinin Şirkete Fon Sağlaması: Doğal Finansman, Ancak Dokümantasyon Şart

Pay sahiplerinin şirkete fon sağlaması, şirketler açısından yaygın ve meşru bir finansman yöntemidir. Bununla birlikte aşağıdaki hususlar göz ardı edilmemelidir:

  • Fonlamanın uzun vadeli ve sürekli bir finansman modeline dönüşmesi

  • Faiz ödenmesine rağmen yazılı sözleşme düzenlenmemesi

  • Faiz oranlarının emsal piyasa koşullarıyla uyumsuz belirlenmesi

  • İşlemlerin banka kayıtları ve ödeme planlarıyla desteklenmemesi

Bu tür işlemlerde şirketlerin, emsal faiz oranı dayanaklarını, vade ve geri ödeme planlarını ve finansal gerekçeyi dosyalaması, kurumsal uyum açısından önemlidir.


Faiz Uygulanmayan Cari Hesap Bakiyeleri Ne Zaman Vergisel Risk Oluşturur?

Faiz uygulanmayan pay sahipleri cari hesapları, uygulamada en sık tartışılan alanlardan biridir. Genel olarak vergisel risk aşağıdaki durumlarda ortaya çıkmaktadır:

  • Bakiyenin geçici olmaktan çıkıp süreklilik arz etmesi

  • Tutarın şirket ölçeğine göre anlamlı büyüklüklere ulaşması

  • Bakiyenin birden fazla hesap dönemine taşınması

  • Şirketin finansman ihtiyacı varken faizsiz fon kullandırılması

  • İşlemin ticari bir gerekçeyle ilişkilendirilememesi

Kurumsal risk yönetimi açısından temel ilke şudur:
Faizsiz ve uzun süreli cari hesap bakiyeleri, zaman içinde vergisel risk alanına girer.


Şirketler İçin Cari Hesap Yönetiminde Asgari Kontrol Çerçevesi

Pay sahipleriyle olan cari hesap ilişkilerinin güvenli yönetimi için şirketlerin aşağıdaki kontrol setini uygulaması önerilir:

  1. Politika Belirleme: Pay sahipleriyle finansal işlemlere ilişkin yazılı politika

  2. Sözleşme ve Vade: Uzun vadeli bakiyelerde sözleşme, vade ve ödeme planı

  3. Dönem Sonu Disiplini: Hesap dönemi kapanışlarında bakiyelerin gözden geçirilmesi

  4. Emsal Çalışması: Faizli işlemlerde piyasa koşullarına uygunluk analizi

  5. Ayrıştırma: Kişisel harcamaların şirket hesaplarından kesin ayrıştırılması

  6. Raporlama: Düzenli cari hesap bakiyesi ve yaşlandırma raporları

Bu yaklaşım, yalnızca vergisel riskleri azaltmakla kalmaz; aynı zamanda şirketin finansal şeffaflık, iç kontrol ve kurumsal yönetişim seviyesini de güçlendirir.


Sonuç

Pay sahipleriyle alacak–borç ilişkileri, şirketler için kaçınılmaz olmakla birlikte; belgesiz, süresiz ve emsal koşullardan uzak şekilde yönetildiğinde örtülü kazanç dağıtımı başta olmak üzere ciddi vergisel sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu nedenle şirketlerin bu alanı, yalnızca muhasebesel bir konu olarak değil; kurumsal finansman, iç kontrol ve vergi uyumu perspektifinden ele alması kritik önemdedir.

9 Ocak 2026 Cuma

Huzur Hakkı Nedir? Kimlere Ödenir, Vergi ve SGK Boyutu

 
Şirket ortağı, yönetim kurulu üyesi veya müdürseniz muhtemelen şu cümleyi duydunuz: “Kâr dağıtmak yerine huzur hakkı yazalım; vergi yükü düşer.”

Bu cümle tek başına doğru ya da yanlış değildir. Çünkü huzur hakkı; şirket türü, kişinin statüsü (SGK yönü), ödeme tutarı ve belgelendirme kalitesi gibi parametrelere bağlı olarak avantaj da yaratabilir, risk de.

Bu yazıda huzur hakkının ne olduğunu, kimlere hangi şartlarda ödenebileceğini, vergi–SGK etkilerini ve sosyal medyada sık geçen “başabaş noktası / sıfır vergi” söyleminin neyi kastettiğini net ve uygulanabilir şekilde ele alıyorum.

Not: Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır. Nihai uygulama için mali müşaviriniz/uzmanınızla birlikte değerlendirme yapılmalıdır.


1) Huzur Hakkı Nedir?

Huzur hakkı, şirketin bir organında (örneğin yönetim kurulu gibi) görev alan kişilere, bu görev kapsamında yürütülen faaliyetler karşılığında yapılan ödemedir.

Uygulamada huzur hakkı çoğunlukla:

  • toplantı/kurul katılımı,

  • yönetim ve temsil sorumluluğu,

  • şirket stratejisi ve denetim süreçlerine katkı

gibi işlevlerin karşılığı olarak kurgulanır.

Önemli ayrım: Huzur hakkı “kâr payı” değildir. Genellikle ücret niteliğinde değerlendirilir ve buna göre vergilendirme yaklaşımı şekillenir.


2) Kimlere ve Hangi Şirketlerde Ödenir?

Anonim Şirket (A.Ş.)

A.Ş.’lerde huzur hakkı en tipik olarak yönetim kurulu üyelerine ödenir. Kritik olan, bu ödemenin:

  • şirketin iç düzeninde açıkça düzenlenmesi ve

  • yetkili organ kararıyla (çoğunlukla genel kurul) tutar/çerçevesinin belirlenmesidir.

Limited Şirket (Ltd.)

Limited şirketlerde uygulamada huzur hakkına benzer ödemeler müdür/müdürler için kurgulanır. Burada da aynı disiplin geçerlidir:

  • karar altyapısı,

  • gerekçelendirme,

  • düzenli ve izlenebilir ödeme sistemi.


3) Vergi Boyutu: Ücret mi, Kâr Payı mı?

Vergi açısından temel mantık şudur:

  • Huzur hakkı çoğu senaryoda “ücret” gibi ele alınır.

  • Bu nedenle ücret stopajı gündeme gelir.

  • Ayrıca damga vergisi boyutu da olabilir.

Bu çerçeve, “kâr payı dağıtımı” ile kıyas yapılırken kritik hale gelir; çünkü kâr payında süreç genellikle:

  • şirket düzeyinde vergi yükü,

  • dağıtım anında stopaj şeklinde iki aşamalı bir etki doğurur.

Huzur hakkında ise çoğunlukla:

  • şirkette gider etkisi (matrah azaltıcı etki) potansiyeli,

  • kişide ücret stopajı (ve duruma göre SGK) şeklinde bir denklem oluşur.


4) SGK (Prim) Boyutu: Her Zaman Prim Çıkar mı?

Huzur hakkının en kritik teknik noktalarından biri SGK etkisinin kişiden kişiye değişebilmesidir.

Genel çerçevede (uygulamaya dair yaygın yaklaşım):

  • Kişi şirkette hizmet akdiyle çalışan gibi bir statüde ise (4/a benzeri), huzur hakkı ödemesi prime tabi sonuçlar doğurabilir.

  • Kişi bağımsız statüde ise (4/b benzeri), huzur hakkının prim etkisi farklılaşabilir.

Bu ayrım, “başabaş” hesabında bazen tüm sonucu değiştirir. Çünkü SGK primleri devreye girdiğinde maliyet sadece stopajla sınırlı kalmaz.


5) Şirket Açısından Gider Yazılır mı?

Çoğu işletmenin asıl motivasyonu burada başlar: “Huzur hakkı yazarsam gider olur mu?”

Genel prensip: Doğru kurgulanır ve doğru belgelendirilirse şirket açısından gider etkisi yaratabilen bir ödeme yapısı olabilir.

Ancak riskler de burada büyür. İnceleme riskini artıran başlıklar:

  • ortada yetkili organ kararı olmaması,

  • ödemenin görev tanımıyla ilişkisinin zayıf olması,

  • tutarın emsale göre ölçüsüz görünmesi,

  • ödemenin düzenli/banka kanalıyla yapılmaması ve kayıt disiplininin zayıf olması.

Özetle: “Gider yazma” söylemi, kurgu doğruysa anlamlıdır; “her koşulda gider olur” şeklinde otomatik bir doğruluk içermez.


6) “Başabaş Noktası” Nedir?

Sosyal medyada sık geçen “başabaş” ifadesi aslında bir hesap mantığıdır:

  • Huzur hakkı ödediğinizde şirketin vergi matrahı azalabilir (dolayısıyla şirket vergi yükü düşebilir).

  • Aynı anda kişi tarafında huzur hakkı, ücret gibi değerlendirildiği için stopaj (ve bazı hallerde SGK) doğar.

Başabaş noktası, kabaca şu eşitliği anlatır:

Şirketin matrah azalmasıyla sağladığı vergi avantajı

Kişi tarafında doğan stopaj + (varsa) SGK + diğer yükler

Bu nedenle “en doğru tutar” her firmada aynı değildir. Başabaşı belirleyen başlıca faktörler:

  • şirketin vergi oranları ve kârlılık düzeyi,

  • kişinin SGK statüsü,

  • kişinin yıl içindeki toplam gelir seviyesi (tarifeye etkisi),

  • ücret istisnaları ve uygulama şartları,

  • ödeme düzeni (aylık/çıktı bazlı) ve belgelendirme.


7) “Sıfır Vergi Yükü” Gerçek mi?

“Sıfır vergi” ifadesi çoğu zaman pazarlama dilidir ve genellikle şu anlamlarda kullanılır:

  • belirli tutarlarda istisnalar nedeniyle stopajın çok düşmesi,

  • SGK’nın devreye girmediği bir statüde toplam yükün beklenenden düşük kalması,

  • kâr payı ile kıyaslandığında toplam maliyetin daha avantajlı görünmesi.

Ancak pratikte:

  • stopaj, damga vergisi, SGK ve inceleme riski gibi kalemler tamamen sıfırlanmayabilir,

  • “sıfır” gibi görünen senaryolar, çoğunlukla çok spesifik koşullara dayanır.

Dolayısıyla doğru ifade şudur:

Huzur hakkı bazı yapılarda toplam yükü azaltabilir; fakat bunu “herkes için sıfır vergi” diye okumak doğru değildir.


8) Sağlam Uygulama İçin Kontrol Listesi

Huzur hakkını avantajlı ve güvenli kılan şey “tutar” kadar kurumsal ve muhasebesel disiplindir. Aşağıdaki kontrol listesi iyi bir başlangıç sağlar:

  1. Yetkili organ kararı: Tutar, dönem, ödeme şekli, gerekçe net mi?

  2. Görev tanımı: Kime ne karşılığı ödeniyor? (yönetim/temsil/sorumluluk)

  3. Belgelendirme: Karar metni + bordrolama/hesap pusulası mantığı + banka izi

  4. Vergi kesintileri: Stopaj/damga süreçleri doğru yönetiliyor mu?

  5. SGK analizi: Kişinin statüsüne göre prim etkisi değerlendirildi mi?

  6. Emsal/ölçülülük: Şirket büyüklüğü ve görev kapsamıyla uyumlu mu?

  7. Süreklilik ve tutarlılık: Bir ay var bir ay yok gibi düzensiz yapı var mı?


Sık Sorulan Sorular

Huzur hakkı kâr payının yerine geçer mi?
Hukuken ve vergisel mantıkta aynı şey değildir. Kâr payı ortaklık hakkına dayanır; huzur hakkı görev/organ faaliyetinin karşılığıdır.

Her ay düzenli ödenebilir mi?
Uygulamada düzenli ödenen kurgular vardır. Önemli olan karar altyapısı ve ödemenin mahiyetiyle uyumudur.

Huzur hakkı ödersem kesin gider yazılır mı?
Kesinlik yoktur. Karar, belgelendirme, emsal ve işin gerçekliği belirleyicidir.

“Başabaş” nasıl hesaplanır?
Şirket tarafındaki vergi avantajı ile kişi tarafındaki stopaj ve (varsa) SGK maliyetleri karşılaştırılarak kurgulanır. Bu hesap kişiye ve firmaya göre değişir.


Sonuç

Huzur hakkı, doğru kurgulanırsa şirket–ortak/yönetici ilişkisini daha planlı ve optimize hale getirebilen bir araçtır. Ancak avantaj sağlaması, yalnızca “huzur hakkı yazmakla” değil; karar altyapısı, belgelendirme, SGK statüsü ve vergi tarifesiyle uyumlu bir model kurulmasıyla mümkündür.

30 Aralık 2025 Salı

2025 ve Sonrasında Beyannamelerde YMM Tasdik Raporu: Yeni Eşikler, Kapsam ve Uyum Yol Haritası

2025 yılı itibarıyla Gelir ve Kurumlar Vergisi beyannamelerinde yararlanılan indirim ve istisnaların önemli bir bölümü, Yeminli Mali Müşavir (YMM) tasdik raporu şartına bağlanmıştır. Bu değişiklik, vergi avantajlarından yararlanma süreçlerinde hem belgelendirme standardını yükseltmekte hem de zamanlama ve başvuru takvimini daha kritik hâle getirmektedir. Özellikle yıl kapanışı, beyan dönemi hazırlıkları ve denetim izleri açısından şirketlerin erken planlama yapması gereklidir.

1) Parasal Eşikler: Ne Zaman YMM Tasdiki Gerekir?

Uygulamada iki temel parasal sınır öne çıkmaktadır:

  • Tek başına yararlanılan indirim veya istisna tutarı 500.000 TL’yi aşarsa YMM tasdik raporu zorunludur.
  • Birden fazla indirim ve istisnanın toplamı 1.000.000 TL’yi aşarsa YMM tasdik raporu zorunludur.

Bu eşikler, beyanname üzerinde kullanılan avantajların tutar bazında “tasdik gerektirir” niteliğe dönüşmesine neden olur. Ayrıca bazı indirim/istisnalarda farklı parasal sınırlar veya tutar sınırı olmaksızın tasdik zorunluluğu söz konusu olabilmektedir.

2) Tasdik Zorunluluğu Getirilen Başlıca İndirim ve İstisnalar

2025 yılında da kapsamda olan ve YMM tasdik raporu gerektiren başlıca alanlar aşağıdaki gibidir:

  • Teknokent kazanç istisnası
  • Ar-Ge ve tasarım indirimi
  • Serbest bölge kazanç istisnası
  • Emisyon prim kazancı istisnası
  • Yurtdışı iştirak kazançları istisnası
  • Yurtdışı iştirak hissesi satış kazancı istisnası
  • Yurtdışına verilen; yazılım, mühendislik, eğitim, sağlık hizmetleri kazanç istisnası
  • Sınai mülkiyet hakları kazanç istisnası
  • Nakdi sermaye faizi indirimi
  • Teknokent sermaye desteği indirimi
  • Teknogirişim sermaye desteği indirimi


Bu kalemler, uygulamada çoğu zaman çok disiplinli bir veri seti gerektirir: sözleşmeler, proje dokümantasyonu, maliyet dağıtımları, personel ve zaman kayıtları, fatura/teslim ispatları, transfer fiyatlandırması etkileşimleri ve teşvik/izin yazışmaları gibi.

3) Tutar Sınırı Olmaksızın Tasdik Gerektiren Alanlar

Bazı düzenlemelerde parasal eşik aranmaksızın YMM tasdik raporu zorunluluğu bulunmaktadır. Öne çıkan örnekler:

  • Yerel ve küresel asgari tamamlayıcı kurumlar vergisi
  • Yatırım teşvik belgesi kapsamında uygulanan kurumlar vergisi indirimi

Bu başlıklarda “tutar küçük” yaklaşımı, tasdik zorunluluğunu ortadan kaldırmaz; süreç tasarımı ve uyum dokümantasyonu esas belirleyicidir.


4) Özel Sınır: İhracat Kazançlarına 5 Puanlık KV İndirimi

İhracat kazançlarına uygulanan 5 puanlık kurumlar vergisi indirimi açısından ayrıca bir eşik gündemdedir:

  • 200.000 TL’yi aşan tutarlar için YMM tasdik raporu zorunludur.

Bu durum, ihracat gelirlerinin ayrıştırılması, kazanç hesap metodolojisi ve ilgili ispatlayıcı belgelerin (gümrük, fatura, navlun, müşteri sözleşmeleri vb.) daha yakından yönetilmesini gerektirir.

5) Şirketler İçin Operasyonel Etkiler ve Risk Alanları

Yeni yaklaşımın pratik etkileri üç ana başlıkta toplanabilir:

  1. Takvim riski: Tasdik süreçleri belirli hazırlık süreleri gerektirir. Beyan dönemine yakın başlamak, raporun yetişmemesi veya kapsam daraltma baskısı yaratabilir.
  2. Belge ve veri kalitesi riski: Yanlış sınıflandırılmış gelir/gider kalemleri, eksik proje dosyaları veya tutarsız alt kırılımlar, tasdik sürecini uzatır ve vergi riskini artırır.
  3. Hesaplama metodolojisi riski: İstisna/indirim hesaplarında kullanılan yöntemlerin tutarlılığı (maliyet dağıtımı, kazanç ayrıştırma, ülke bazlı iştirak geliri analizi vb.) kritik hâle gelir.

6) Uyum Yol Haritası: Ne Yapılmalı?

Kurumsal bir yaklaşımla aşağıdaki adımlar önerilir:

  • Envanter çıkarın: Beyanname üzerinde kullanılan tüm indirim/istisnaları kalem kalem listeleyin; tutarları ve eşik etkisini simüle edin.
  • Dokümantasyon standartlarını belirleyin: Her teşvik/istisna için “asgari belge seti” ve sorumlu birimler netleştirilsin.
  • Ön inceleme (pre-audit) uygulayın: Beyan dönemi öncesinde YMM/vergiden sorumlu ekiplerle tasdik edilebilirlik kontrolü yapın.
  • Süreç sahipliği atayın: Finans–vergi–hukuk–operasyon arasında veri akışını yönetecek tekil sorumlular tanımlayın.
  • Kontrol noktaları kurun: Aylık/çeyreklik kapanışlarda ilgili kalemler için kontrol listeleri ve mutabakat adımları ekleyin.

Sonuç

2025 ve izleyen yıllarda YMM tasdik raporu zorunluluğu, vergi avantajlarından yararlanmayı yalnızca “hesaplama” değil, aynı zamanda kurumsal uyum ve kanıt yönetimi konusu hâline getirmektedir. Eşiklerin takibi, kapsam kalemlerinin doğru sınıflandırılması ve güçlü dokümantasyon seti; hem vergi riskini azaltır hem de beyanname sürecini öngörülebilir kılar.


  •      Bu yazı genel bilgilendirme amaçlıdır; şirketinizin somut durumuna göre profesyonel değerlendirme yapılması önerilir.


29 Aralık 2025 Pazartesi

2026 Yılında Araç Tescil ve Devir İşlemlerinde Yeni Harç Uygulaması: Kapsam ve Muafiyet

1. Düzenleme ne getiriyor?

Resmî Gazete’de yayımlanan 7566 sayılı Kanun ile, araçların ilk tescilinde ve tescilli araçların satış veya devir işlemlerinde harç uygulaması güncellenmiştir.

Kanuna göre, bu işlemlerde satış/devir bedelinin binde 2’si (‰2) oranında ve 1.000 TL’den az olmamak üzere harç alınacaktır.

Düzenleme 1/1/2026 tarihinde yürürlüğe girecektir.


2. Hangi işlemlerde harç alınacak?

Genel kural olarak harç, aşağıdaki işlemlerde gündeme gelir:

  • Araç ilk tescil işlemleri
  • Tescilli araçların satış ve devir işlemleri

Bu kapsam, bireylerin kendi aralarında yaptığı satışları da içerir.


3. Muafiyet var mı? Varsa kimler için?

Evet. Kanun metninde, belirli bir işlem türü için muafiyet düzenlenmiştir:

  • İkinci el motorlu kara taşıtı ticareti yetki belgesi bulunan işletmelere (örneğin yetki belgeli galerilere) yapılan satış ve devirlerde bu harç alınmaz.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Muafiyet, “galerili tüm işlemler” için değil; satışın/devir işleminin yetki belgeli işletmeye yapıldığı durum için yazılmıştır.

4. En çok sorulan soru: Kim kime satarsa harç doğar?

Kanun hükmünün ifadesine göre özet tablo şöyledir:

  • Birey → Birey: Harç alınır (genel kural).
  • Birey → Yetki belgeli galeri/işletme: Harç alınmaz (muafiyet).
  • Yetki belgeli galeri/işletme → Birey: Muafiyet bu yönü açıkça kapsamıyor; bu nedenle genel kural gereği harç alınır.

Bu nedenle sosyal medyada görülen “galeri vatandaşa satarken de harç yok” yorumu, kanun metniyle birebir örtüşmeyebilir.

5. Örnek hesap

  • Satış bedeli 2.000.000 TL olan bir araç için harç: 4.000 TL (binde 2).
  • Harç için asgari tutar 1.000 TL olarak belirlenmiştir.