19 Ocak 2026 Pazartesi

Mali Sistemde Faaliyet Raporlarının Önemi

Faaliyet raporları, mali sistem içerisinde çoğu zaman yalnızca mevzuat gereği hazırlanması gereken bir doküman olarak görülür. Oysa doğru kurgulanmış bir faaliyet raporu; işletmenin finansal tablolarını tamamlayan, yönetim yaklaşımını görünür kılan ve paydaşlara güven veren stratejik bir raporlama aracıdır.

Finansal tablolar “sonucu” gösterirken, faaliyet raporları bu sonuca hangi koşullarda, hangi kararlarla ve hangi riskler altında ulaşıldığını ortaya koyar. Bu yönüyle faaliyet raporu, mali bilginin yorumlandığı ve anlamlandırıldığı temel metindir.

Faaliyet Raporlarının Mali Sistem İçindeki Rolü

Mali sistemde faaliyet raporları; bilanço, gelir tablosu ve nakit akış tablosunu destekleyen, bu tabloların arka planını açıklayan tamamlayıcı bir unsur niteliğindedir. Sayısal verilerin tek başına ifade edemediği hususlar, faaliyet raporu aracılığıyla açıklık kazanır.

Faaliyet raporları;

  • İşletmenin faaliyet alanını ve iş modelini,

  • Dönem içindeki önemli gelişmeleri,

  • Finansal sonuçların nedenlerini,

  • Karşılaşılan riskleri ve alınan önlemleri,

  • Yönetimin gelecek dönem beklentilerini

sistematik ve bütüncül bir şekilde sunar. Bu nedenle faaliyet raporu, yalnızca “ne oldu?” sorusuna değil, “neden oldu ve nasıl yönetildi?” sorularına da cevap verir.

Denetim ve Şeffaflık Açısından Faaliyet Raporları

Vergi incelemeleri ve bağımsız denetim süreçlerinde faaliyet raporları, işletmenin finansal tabloları nasıl yorumladığını ve yönettiğini gösteren önemli bir referans kaynağıdır. Faaliyet raporunda yer alan açıklamalar ile mali tablolar arasındaki uyum, işletmenin raporlama disiplinini ve şeffaflık anlayışını doğrudan yansıtır.

Finansal tablolarla çelişen, genel ifadelerle geçiştirilen ya da işletmeye özgü analiz içermeyen faaliyet raporları, denetim süreçlerinde soru işaretlerine neden olabilir. Bu nedenle faaliyet raporu, denetim açısından yalnızca açıklayıcı değil; aynı zamanda tutarlılığı test eden bir araçtır.

Yönetim Aracı Olarak Faaliyet Raporu

Faaliyet raporları yalnızca dış paydaşlara yönelik değildir. Aynı zamanda işletme yönetimi için güçlü bir iç değerlendirme ve karar destek aracıdır. Dönem sonunda hazırlanan nitelikli bir faaliyet raporu; stratejik hedeflerin ne ölçüde gerçekleştiğini, kaynak kullanımının etkinliğini ve risk yönetimi performansını açık şekilde ortaya koyar.

Bu yönüyle faaliyet raporu, geçmiş dönemin bir özeti olmanın ötesinde; gelecek dönem planlamasına temel oluşturan bir yönetim dokümanıdır.

Etkili bir faaliyet raporu; işletmeye özgü verilerle desteklenen, ölçülebilir hedef ve sonuçları içeren, riskleri bütüncül biçimde ele alan ve yönetim anlayışını açıkça ortaya koyan bir kurguya sahip olmalıdır. Bu yaklaşım, hem denetim süreçlerini güçlendirir hem de kurumsal güvenilirliği artırır.

Sonuç

Mali sistemde faaliyet raporları, yalnızca yasal bir zorunluluk değil; kurumsal şeffaflığın, mali disiplinin ve sürdürülebilir yönetimin temel bileşenlerinden biridir. Finansal tablolarla uyumlu, analitik ve gerçekçi bir faaliyet raporu; işletmenin güvenilirliğini artırır, denetim süreçlerini kolaylaştırır ve yönetim kararlarına değerli bir perspektif kazandırır.

14 Ocak 2026 Çarşamba

Şirket Kasasında Yüksek Nakit: Vergisel ve İç Kontrol Riskleri

​Kasa hesabı, muhasebe sisteminde en sık ihmal edilen; ancak vergi incelemelerinde en hızlı şekilde risk alanına dönüşebilen bilanço kalemlerinden biridir. İşletmenin faaliyet hacmiyle uyumsuz şekilde yüksek ve süreklilik arz eden kasa bakiyeleri, vergi idaresi açısından yalnızca bir “nakit varlık” değil; fiili durumun ve iç kontrol yapısının sorgulandığı bir gösterge olarak değerlendirilir.

Kasa Hesabının Vergi İncelemelerindeki Yeri

Vergi incelemelerinde kasa hesabı, klasik bilanço analizinin ötesinde ele alınır. İnceleme pratiğinde temel soru şudur:
Muhasebe kayıtlarında yer alan kasa bakiyesi fiilen mevcut mu ve izlenebilir mi?

Bu çerçevede, uzun süre taşınan yüksek kasa bakiyeleri aşağıdaki risk varsayımlarıyla ilişkilendirilebilir:

  • Ortaklara örtülü şekilde kullandırılan fonlar

  • Belgesiz veya kayıt dışı yapılan harcamalar

  • Kayıt dışı tahsilat şüphesi

  • Fiilen mevcut olmayan, yalnızca kayıtlarda yer alan “fiktif kasa”

Burada belirleyici olan husus, yıl sonu bakiyesi değil; kasa hareketlerinin yıl içindeki sürekliliği, tutarlılığı ve belgelendirme imkânıdır.

Süreklilik Unsuru ve İç Kontrol Zafiyeti

Uygulamada sıkça karşılaşılan hata, kasa hesabının yıl sonuna kadar taşınması ve dönem sonunda kapatılabileceği varsayımıdır. Oysa vergi incelemelerinde esas alınan yaklaşım, kasanın yıl boyunca nasıl yönetildiği ve nakit hareketlerinin işletme faaliyetleriyle uyumudur.

Aylar boyunca yüksek bakiye veren kasa hesabı;

  • Düzenli kasa sayımı yapılmaması,

  • Sayım tutanaklarının bulunmaması,

  • Nakit tahsilatların banka hesaplarına zamanında aktarılmaması,

  • Ortak işlemlerinin kasa üzerinden iz bırakmadan yürütülmesi

gibi durumlarla birleştiğinde, açık bir iç kontrol zafiyeti göstergesi hâline gelir.

Vergisel Sonuçların Ötesinde Etkiler

Yüksek kasa bakiyesi yalnızca vergi incelemelerinde risk yaratmaz. Aynı zamanda;

  • Finansal tabloların gerçeği yansıtma gücünü zayıflatır,

  • Banka ve kredi kuruluşları nezdinde nakit yönetimi disiplinini sorgulatır,

  • Şirket değerlemesi ve denetim süreçlerinde olumsuz bir algı oluşturur.

Bu nedenle kasa hesabı, yalnızca muhasebe kaydı olarak değil; kurumsal yönetim ve mali disiplinin temel göstergelerinden biri olarak ele alınmalıdır.

Uygulamada Dikkat Edilmesi Gereken Temel Noktalar

Riskin azaltılması amacıyla;

  • İşletmeye özgü kasa limiti belirlenmesi,

  • Düzenli kasa sayımı ve sayım tutanaklarının oluşturulması,

  • Nakit tahsilatların makul sürelerde banka hesaplarına aktarılması,

  • Ortaklara ilişkin nakit işlemlerinin ortak cari hesabında, belgeli ve izlenebilir şekilde yürütülmesi,

kasa hesabının denetim ve inceleme açısından yönetilebilir bir seviyede tutulmasını sağlar.

Sonuç

Şirket kasasında yüksek nakit bulundurmak tek başına bir sorun değildir; ancak bu durum süreklilik kazanıyor ve fiili durumla desteklenemiyorsa, kasa hesabı vergi incelemelerinde ilk sorgulanan alanlardan biri hâline gelir. Bu nedenle kasa, taşınan değil; bilinçli şekilde yönetilen bir hesap olmalıdır.

13 Ocak 2026 Salı

Pay Sahipleriyle Alacak–Borç İlişkileri: Şirketlerde Cari Hesap Yönetimi ve Vergisel Riskler

Şirketlerin pay sahipleriyle yürüttüğü alacak–borç ilişkileri, şirket finansman yapısının doğal bir unsuru olmakla birlikte; bu ilişkilerin belgelendirme, süre ve emsal koşullar açısından sistematik biçimde yönetilmemesi, şirketler açısından kurumlar vergisi, stopaj ve vergi incelemesi risklerini beraberinde getirebilmektedir.

Özellikle KOBİ ölçeğindeki işletmelerde, pay sahipleriyle olan cari hesap hareketlerinin geçici finansman aracı olarak görülmesi; zaman içinde kontrolsüz bakiyelere dönüşebilmekte ve bu durum vergi otoriteleri nezdinde eleştiri konusu olabilmektedir.

Bu yazıda, şirketlerin pay sahipleriyle olan cari hesap ilişkilerini kurumsal bir çerçevede nasıl yönetmesi gerektiği ve faiz uygulanmayan bakiyelerin hangi aşamada vergisel risk oluşturduğu ele alınmaktadır.


Pay Sahipleri Cari Hesabı: Şirket Perspektifinden Tanım ve Kapsam

Pay sahipleri cari hesabı, şirket ile pay sahipleri arasında gerçekleşen fon transferlerinin, borç ve alacak hareketlerinin izlendiği muhasebe hesabıdır. Uygulamada bu hesapların oluşmasına neden olan başlıca işlemler şunlardır:

  • Pay sahibinin şirkete fon sağlaması

  • Şirketin pay sahibine borçlandırılması

  • Şirket giderlerinin pay sahibi tarafından karşılanması

  • Pay sahibine ait kişisel harcamaların şirket kaynaklarıyla finanse edilmesi

Bu işlemler, ticari gerekçeye dayanması ve geçici nitelikte olması halinde olağan kabul edilir. Ancak süreklilik kazanması ve kontrolsüz büyümesi halinde vergisel risk gündeme gelir.


Şirketin Pay Sahibine Borçlandırılması: Yüksek Risk Alanı

Vergi uygulamalarında, şirketin pay sahibine borçlandırılması; örtülü kazanç dağıtımı değerlendirmelerine en sık konu olan işlemler arasındadır. Aşağıdaki durumlar risk seviyesini belirgin biçimde artırır:

  • Borç bakiyesinin hesap dönemi sonlarında kapatılmaması

  • Faiz uygulanmaması veya emsalin altında faizle fon kullandırılması

  • Yazılı sözleşme, vade ve geri ödeme planının bulunmaması

  • Şirketin finansman gideri bulunmasına rağmen pay sahibine faizsiz fon sağlanması

  • Borç tutarının şirketin likiditesi ve özkaynak yapısı üzerinde baskı oluşturması

Bu koşullar altında, vergi incelemelerinde emsal faiz hesaplaması, kurumlar vergisi matrah farkı ve belirli durumlarda dağıtılmış sayılan kazanç üzerinden stopaj riski doğabilmektedir.


Pay Sahibinin Şirkete Fon Sağlaması: Doğal Finansman, Ancak Dokümantasyon Şart

Pay sahiplerinin şirkete fon sağlaması, şirketler açısından yaygın ve meşru bir finansman yöntemidir. Bununla birlikte aşağıdaki hususlar göz ardı edilmemelidir:

  • Fonlamanın uzun vadeli ve sürekli bir finansman modeline dönüşmesi

  • Faiz ödenmesine rağmen yazılı sözleşme düzenlenmemesi

  • Faiz oranlarının emsal piyasa koşullarıyla uyumsuz belirlenmesi

  • İşlemlerin banka kayıtları ve ödeme planlarıyla desteklenmemesi

Bu tür işlemlerde şirketlerin, emsal faiz oranı dayanaklarını, vade ve geri ödeme planlarını ve finansal gerekçeyi dosyalaması, kurumsal uyum açısından önemlidir.


Faiz Uygulanmayan Cari Hesap Bakiyeleri Ne Zaman Vergisel Risk Oluşturur?

Faiz uygulanmayan pay sahipleri cari hesapları, uygulamada en sık tartışılan alanlardan biridir. Genel olarak vergisel risk aşağıdaki durumlarda ortaya çıkmaktadır:

  • Bakiyenin geçici olmaktan çıkıp süreklilik arz etmesi

  • Tutarın şirket ölçeğine göre anlamlı büyüklüklere ulaşması

  • Bakiyenin birden fazla hesap dönemine taşınması

  • Şirketin finansman ihtiyacı varken faizsiz fon kullandırılması

  • İşlemin ticari bir gerekçeyle ilişkilendirilememesi

Kurumsal risk yönetimi açısından temel ilke şudur:
Faizsiz ve uzun süreli cari hesap bakiyeleri, zaman içinde vergisel risk alanına girer.


Şirketler İçin Cari Hesap Yönetiminde Asgari Kontrol Çerçevesi

Pay sahipleriyle olan cari hesap ilişkilerinin güvenli yönetimi için şirketlerin aşağıdaki kontrol setini uygulaması önerilir:

  1. Politika Belirleme: Pay sahipleriyle finansal işlemlere ilişkin yazılı politika

  2. Sözleşme ve Vade: Uzun vadeli bakiyelerde sözleşme, vade ve ödeme planı

  3. Dönem Sonu Disiplini: Hesap dönemi kapanışlarında bakiyelerin gözden geçirilmesi

  4. Emsal Çalışması: Faizli işlemlerde piyasa koşullarına uygunluk analizi

  5. Ayrıştırma: Kişisel harcamaların şirket hesaplarından kesin ayrıştırılması

  6. Raporlama: Düzenli cari hesap bakiyesi ve yaşlandırma raporları

Bu yaklaşım, yalnızca vergisel riskleri azaltmakla kalmaz; aynı zamanda şirketin finansal şeffaflık, iç kontrol ve kurumsal yönetişim seviyesini de güçlendirir.


Sonuç

Pay sahipleriyle alacak–borç ilişkileri, şirketler için kaçınılmaz olmakla birlikte; belgesiz, süresiz ve emsal koşullardan uzak şekilde yönetildiğinde örtülü kazanç dağıtımı başta olmak üzere ciddi vergisel sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu nedenle şirketlerin bu alanı, yalnızca muhasebesel bir konu olarak değil; kurumsal finansman, iç kontrol ve vergi uyumu perspektifinden ele alması kritik önemdedir.

9 Ocak 2026 Cuma

Huzur Hakkı Nedir? Kimlere Ödenir, Vergi ve SGK Boyutu

 
Şirket ortağı, yönetim kurulu üyesi veya müdürseniz muhtemelen şu cümleyi duydunuz: “Kâr dağıtmak yerine huzur hakkı yazalım; vergi yükü düşer.”

Bu cümle tek başına doğru ya da yanlış değildir. Çünkü huzur hakkı; şirket türü, kişinin statüsü (SGK yönü), ödeme tutarı ve belgelendirme kalitesi gibi parametrelere bağlı olarak avantaj da yaratabilir, risk de.

Bu yazıda huzur hakkının ne olduğunu, kimlere hangi şartlarda ödenebileceğini, vergi–SGK etkilerini ve sosyal medyada sık geçen “başabaş noktası / sıfır vergi” söyleminin neyi kastettiğini net ve uygulanabilir şekilde ele alıyorum.

Not: Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır. Nihai uygulama için mali müşaviriniz/uzmanınızla birlikte değerlendirme yapılmalıdır.


1) Huzur Hakkı Nedir?

Huzur hakkı, şirketin bir organında (örneğin yönetim kurulu gibi) görev alan kişilere, bu görev kapsamında yürütülen faaliyetler karşılığında yapılan ödemedir.

Uygulamada huzur hakkı çoğunlukla:

  • toplantı/kurul katılımı,

  • yönetim ve temsil sorumluluğu,

  • şirket stratejisi ve denetim süreçlerine katkı

gibi işlevlerin karşılığı olarak kurgulanır.

Önemli ayrım: Huzur hakkı “kâr payı” değildir. Genellikle ücret niteliğinde değerlendirilir ve buna göre vergilendirme yaklaşımı şekillenir.


2) Kimlere ve Hangi Şirketlerde Ödenir?

Anonim Şirket (A.Ş.)

A.Ş.’lerde huzur hakkı en tipik olarak yönetim kurulu üyelerine ödenir. Kritik olan, bu ödemenin:

  • şirketin iç düzeninde açıkça düzenlenmesi ve

  • yetkili organ kararıyla (çoğunlukla genel kurul) tutar/çerçevesinin belirlenmesidir.

Limited Şirket (Ltd.)

Limited şirketlerde uygulamada huzur hakkına benzer ödemeler müdür/müdürler için kurgulanır. Burada da aynı disiplin geçerlidir:

  • karar altyapısı,

  • gerekçelendirme,

  • düzenli ve izlenebilir ödeme sistemi.


3) Vergi Boyutu: Ücret mi, Kâr Payı mı?

Vergi açısından temel mantık şudur:

  • Huzur hakkı çoğu senaryoda “ücret” gibi ele alınır.

  • Bu nedenle ücret stopajı gündeme gelir.

  • Ayrıca damga vergisi boyutu da olabilir.

Bu çerçeve, “kâr payı dağıtımı” ile kıyas yapılırken kritik hale gelir; çünkü kâr payında süreç genellikle:

  • şirket düzeyinde vergi yükü,

  • dağıtım anında stopaj şeklinde iki aşamalı bir etki doğurur.

Huzur hakkında ise çoğunlukla:

  • şirkette gider etkisi (matrah azaltıcı etki) potansiyeli,

  • kişide ücret stopajı (ve duruma göre SGK) şeklinde bir denklem oluşur.


4) SGK (Prim) Boyutu: Her Zaman Prim Çıkar mı?

Huzur hakkının en kritik teknik noktalarından biri SGK etkisinin kişiden kişiye değişebilmesidir.

Genel çerçevede (uygulamaya dair yaygın yaklaşım):

  • Kişi şirkette hizmet akdiyle çalışan gibi bir statüde ise (4/a benzeri), huzur hakkı ödemesi prime tabi sonuçlar doğurabilir.

  • Kişi bağımsız statüde ise (4/b benzeri), huzur hakkının prim etkisi farklılaşabilir.

Bu ayrım, “başabaş” hesabında bazen tüm sonucu değiştirir. Çünkü SGK primleri devreye girdiğinde maliyet sadece stopajla sınırlı kalmaz.


5) Şirket Açısından Gider Yazılır mı?

Çoğu işletmenin asıl motivasyonu burada başlar: “Huzur hakkı yazarsam gider olur mu?”

Genel prensip: Doğru kurgulanır ve doğru belgelendirilirse şirket açısından gider etkisi yaratabilen bir ödeme yapısı olabilir.

Ancak riskler de burada büyür. İnceleme riskini artıran başlıklar:

  • ortada yetkili organ kararı olmaması,

  • ödemenin görev tanımıyla ilişkisinin zayıf olması,

  • tutarın emsale göre ölçüsüz görünmesi,

  • ödemenin düzenli/banka kanalıyla yapılmaması ve kayıt disiplininin zayıf olması.

Özetle: “Gider yazma” söylemi, kurgu doğruysa anlamlıdır; “her koşulda gider olur” şeklinde otomatik bir doğruluk içermez.


6) “Başabaş Noktası” Nedir?

Sosyal medyada sık geçen “başabaş” ifadesi aslında bir hesap mantığıdır:

  • Huzur hakkı ödediğinizde şirketin vergi matrahı azalabilir (dolayısıyla şirket vergi yükü düşebilir).

  • Aynı anda kişi tarafında huzur hakkı, ücret gibi değerlendirildiği için stopaj (ve bazı hallerde SGK) doğar.

Başabaş noktası, kabaca şu eşitliği anlatır:

Şirketin matrah azalmasıyla sağladığı vergi avantajı

Kişi tarafında doğan stopaj + (varsa) SGK + diğer yükler

Bu nedenle “en doğru tutar” her firmada aynı değildir. Başabaşı belirleyen başlıca faktörler:

  • şirketin vergi oranları ve kârlılık düzeyi,

  • kişinin SGK statüsü,

  • kişinin yıl içindeki toplam gelir seviyesi (tarifeye etkisi),

  • ücret istisnaları ve uygulama şartları,

  • ödeme düzeni (aylık/çıktı bazlı) ve belgelendirme.


7) “Sıfır Vergi Yükü” Gerçek mi?

“Sıfır vergi” ifadesi çoğu zaman pazarlama dilidir ve genellikle şu anlamlarda kullanılır:

  • belirli tutarlarda istisnalar nedeniyle stopajın çok düşmesi,

  • SGK’nın devreye girmediği bir statüde toplam yükün beklenenden düşük kalması,

  • kâr payı ile kıyaslandığında toplam maliyetin daha avantajlı görünmesi.

Ancak pratikte:

  • stopaj, damga vergisi, SGK ve inceleme riski gibi kalemler tamamen sıfırlanmayabilir,

  • “sıfır” gibi görünen senaryolar, çoğunlukla çok spesifik koşullara dayanır.

Dolayısıyla doğru ifade şudur:

Huzur hakkı bazı yapılarda toplam yükü azaltabilir; fakat bunu “herkes için sıfır vergi” diye okumak doğru değildir.


8) Sağlam Uygulama İçin Kontrol Listesi

Huzur hakkını avantajlı ve güvenli kılan şey “tutar” kadar kurumsal ve muhasebesel disiplindir. Aşağıdaki kontrol listesi iyi bir başlangıç sağlar:

  1. Yetkili organ kararı: Tutar, dönem, ödeme şekli, gerekçe net mi?

  2. Görev tanımı: Kime ne karşılığı ödeniyor? (yönetim/temsil/sorumluluk)

  3. Belgelendirme: Karar metni + bordrolama/hesap pusulası mantığı + banka izi

  4. Vergi kesintileri: Stopaj/damga süreçleri doğru yönetiliyor mu?

  5. SGK analizi: Kişinin statüsüne göre prim etkisi değerlendirildi mi?

  6. Emsal/ölçülülük: Şirket büyüklüğü ve görev kapsamıyla uyumlu mu?

  7. Süreklilik ve tutarlılık: Bir ay var bir ay yok gibi düzensiz yapı var mı?


Sık Sorulan Sorular

Huzur hakkı kâr payının yerine geçer mi?
Hukuken ve vergisel mantıkta aynı şey değildir. Kâr payı ortaklık hakkına dayanır; huzur hakkı görev/organ faaliyetinin karşılığıdır.

Her ay düzenli ödenebilir mi?
Uygulamada düzenli ödenen kurgular vardır. Önemli olan karar altyapısı ve ödemenin mahiyetiyle uyumudur.

Huzur hakkı ödersem kesin gider yazılır mı?
Kesinlik yoktur. Karar, belgelendirme, emsal ve işin gerçekliği belirleyicidir.

“Başabaş” nasıl hesaplanır?
Şirket tarafındaki vergi avantajı ile kişi tarafındaki stopaj ve (varsa) SGK maliyetleri karşılaştırılarak kurgulanır. Bu hesap kişiye ve firmaya göre değişir.


Sonuç

Huzur hakkı, doğru kurgulanırsa şirket–ortak/yönetici ilişkisini daha planlı ve optimize hale getirebilen bir araçtır. Ancak avantaj sağlaması, yalnızca “huzur hakkı yazmakla” değil; karar altyapısı, belgelendirme, SGK statüsü ve vergi tarifesiyle uyumlu bir model kurulmasıyla mümkündür.